
En güzel anların dahi üstünden zaman geçince sıradanlaşan bir anıya dönüştüğünü bildiğinden, mutluluğun ebedi kalacağı sanrısına hiç kapılmıyor insan, ama bir eksiği kovalamaktan da geri durmuyor. Hemen hepimizin arayışın en az bir tonunu yaşadığı yaşam döngüsünde bir yer var, ne oluyorsa o an oluyor. Biri düğmeye basıyor ve karanlık aydınlanıyor sanki. Önce algılayamıyor, nerede ne var, afallıyor, gözleri kamaşıyor, aklı karışıyor. İçinden kendi kadar bir şey daha çıkıyor insanın.
Buna ister yaş almak deyin, ister olgunluk, ben kendini bulmak diyorum.
Ruhunun tüm halleri bedeninde saklı olan insan, midyenin kabuğundan çıkması gibi kabuğundan çıkıyor. O ana kadar cismen kabul gören varlığın artık sorgulanmaya başlıyor. Herkese hitap etmiyor, kimseyi memnun edemiyorsun. Mevcudunun kabulü kendiliğinden oluşmuşken, hâlinin kabulü iknaya muhtaç hâle geliyor.
Bir daha anlamayı istemeyecek kadar iyi anlıyorsun sebebini. Kabuğundan başka bir sen çıkıyor. Başkalaşmak değil ama hüsnüzannını başka zamana saklamak istercesine ihtiyatlı davranan başkaları anlamıyor bunu. Sen, seni o güne kadar sarıp sarmalayan aslında, benliğini kuşatan kabuğundan çıkıyorsun sadece. Sınıfsal bilinçaltımız özgürlüğün, meydan okuyarak değil boyun eğerek kazanıldığını salık verdiğinden, önce sen de kendini kabullenmek de zorlanıyorsun. Bu bir isyan mı, başkaldırış mı yoksa varoluş mu anlayamıyorsun.
O ana kadar adını koyamadığın bir boşluk, ne kadar ince duygu varsa hepsini içine çekmiş ve sen, o boşluğun uğultulu sesini sana ait olmayan bir sürü şeyle bastırmaya çalışmışsın. Ruhsal doygunluğa bir türlü ulaşamadığında anlıyorsun yanlış şeylerle doldurmaya çalıştığını.
Kabuğundan çıktığında anlıyorsun ki aslında hayatla senin arana “onlar” diye bir duvar örülmüş. Yan yana olamamışsınız hiç, ama hep etrafında konuşlanmışlar. Öyle çok başkalarını kabullenmişsin ki bunun kendini reddetmek olduğunu fark etmemişsin bile. Onlara tutunduğun ipler elinden kaymaya, onlarda kaybettiğini kendinde bulmaya başladığında onlarla aranda ki mesafe açılıyor, seni kendine yaklaştırıyor. Başkalaştın diyorlar. Aksine direnecek ne gücün ne sabrın yok artık. Başkalaşmış olmayı kabulleniyorsun bu defa. Başkalaşmak; içine sinmeyen bir şeyin içinde olmayı reddetmek, bu reddin karşılığı olup olmadığını umursamadan sesli söylemekten imtina etmemek ise, “evet başkalaştım” diyorsun. Sonra ne mi oluyor? İçindeki dünyanın içinde olduğun dünyadan daha anlamlı olduğunu anlıyor, tercih edilmiş bir yalnızlığın kucağında buluyorsun kendini. Başkalarıyla olmaktan daha mutluluk verici bir yalnızlık.
Yaptığın yanlışlar ile yapılan bir sürü yanlışın arasından sıyrılmak istiyorsun bir an önce. Gizlemeye, daha fazla göz ardı etmeye tahammülün kalmıyor. Çoğu şeyin iyi niyetle bile olsa çok düşünülmeden yapıldığında bir varlığı yok edebileceğini, küçücük dokunuşların devasa etkilerini görüyor, insanın kabullenmeyi reddedip değiştirmeyi tesis edecek yaratılışta olduğunu anlıyorsun. Öldürücü bir hamle değil belki ama çok güçlü sarsıyor. Bu gerçekliğin etrafında, ayağın takılana kadar dolaşıyor, şansın varsa düşmeden kalkıyorsun.
Bu Yazı https://www.edebiyatdaima.com sayfasında yayımlanmıştır.
wow!! 26DÜŞLERİ ÇALMAK SERBEST Mİ ?