BİR DUYGU ATLASI OLARAK YALNIZLIK

Benim yalnızlığım hep kalabalıktır.

Varlığımın kanıtı olan bütün kimlikler ve başka başka kimliklerle örülü bir yalnızlık.

Öyle bir yalnızlık ki, ne bir mevsime ait ne bir zamana ne de bir duruma.

Geçicilik olgusundan münezzeh, sahibine sadık huzursuz bir hâl.

Fiziksel yalnızlığın neredeyse entelektüellik göstergesi gibi sunulduğu çağımızda, sözlerin, duyguların ve düşüncelerin yalnızlığından bahsetmiyor kimse. Fiziksel yalnızlık, diğerlerinin sürecinden geçmiş bir sonuçtur hâlbuki. Sözlerin ayrı gözlerin ayrı şeyler söylediği, sürekli saate ve telefon bildirimlerine bakılan sohbetlerin muhatabı olan, içini dökmek için oturduğu masada, bir anda kendisini karşı tarafın içini toplarken bulanlar ne demek istediğimi anlayacaktır.

Bir de içimizi dökmediğimize neredeyse şükredecek kadar mutlu ayrıldığımız masalar var. İnsanın sevinçlerini ve hüzünlerini sahte ilgiden, açığa çıkmamak için çaba sarf edilen kötümser duygulardan, başka bir masaya meze edilmesinden korumuş gibi hissettiren.

Kırılgan ama güvenli bir mutluluk.

E.M Ciroan Çürümenin kitabında şöyle diyor; “Bilinç, varoluşun ruh yoluyla uğradığı erozyonun hemen ardından gelen boşluğu işgal eder.” Kalabalık yalnızlığı, işgal edilen bu boşluğu dolduran bir olgu olarak görüyorum. İlişkilerin yüzeysellik seviyesi, taktikle yürütülüyor oluşu, sözleri duygusuz, duyguları üstü örtülmesi gereken bir kusur gibi gösteriyor sanki. Kimse kimseye gönlünü açacak kadar güvenmiyor. Derdini, sevincini, sırrını emanet edemiyor ama herkesle arasını iyi tutacak kadar kişiliğini esnetebiliyor! Kolektif işlerin yürütülmesinin dahi kişisel çıkarların gözetilmesinden geçtiğini düşününce, sıradanlaşan bu durumları kaçımızın dert ettiği de muamma. Nihayetinde rahatsızlıklarımızın, bizim rahatsızlığımız oluşu dışında bir anlamı yok!

İncelikli şeylere olan zaaflarımız azaldı. Zaaflarımız da tıpkı rüyalarımız gibi görkemli şeylerin gölgesinde tutsak. Mükemmel görünmek, yoğun görünmek, ulaşılması zor olmak, dışarıdan dayatılan koşullara temas etmek, kendi değerini belirlemenin en ucuz halleri olarak sahneleniyor.

Hastalıklı bir görünür olma teşneliğin bu geçici cazibesinin, içsel boşluk içindeki bu saplantılı ilerleyişin, iyi biçim verilmiş sahte benlik dışında kazandıracağı ne olabilir ki? Garip ama böyle benliklerden yayılan mutluluklara da tanık oldum; sahiciliğine ve devamında düşülen eylemsizliğin, hiçliğe sürüklemesine aldırış etmeden sahiplenilen.

Eksik. Çiğ. Yavan. Yapay

Yine de benliğin paryaları için tatmin edici bir mutluluk!

İçsel değer yoksunluğu, insanı bir değer inşa etme arzusuna sürükleyebilir pek tabii. Kimse dünyadan silik bir karakter olarak geçmeyi hak etmiyor. İnşa edilen bu değerin yolu, bir başkasının değerinin düşürülmesinden geçmesin yeter ki. Çünkü yine hiç kimse, dünyadan birilerinin ucuz değer inşasının bir basamağı olarak geçmeyi de hak etmiyor.

Çizilen sınırlarla aşılan sınırların zıtlığı, konuşulanlarla susulanların tezatlığı, sözlerle mimiklerin tutarsızlığı insanı, hayatta ki tek hakikatin yalnızlık olduğuna inandırıyor.

Yalnızlığı yücelten bir yerden bakmıyorum fakat etrafı şatafatla, günü kurtarma kaygısıyla örülen kalabalığa uyum sağlama zorunluluğuna itirazım var. Dışsal yönelimlerin içini boşalttığı, ruhsuzlaştırdığı, katılaştırdığı, maskelere bürüdüğü tinselliğin kendisine zaafım var. Çünkü hiçbir ilişki bağ kurmadan sahiplenilmiyor. Duygu dünyasında sürüklenen biri değilim. Bir duygunun yasını tutmayı istemeyecek kadar gerçekçiyim. Geldiğim noktanın gerisi, duygusallığın değerini düşüren bekleyiş, inanış ve aldanışlarla dolu.

Kimsesiz bir yalnızlıkla nasıl baş edilir bilmiyorum. Benim yalnızlığım hep kalabalıktır

Bu Yazı Yük Edebiyat Dergisinin 21. sayısında yayınlanmıştır

Yorum bırakın