
Kaybolmanın kesif yalnızlığını çekilir kılanın bulma ihtimalinde olduğunu öğrendiğimde kabullendim kaybettiklerimi. Bulamayacaktım.
Bulunmayı istemeyen, bilinçli bir kaybın nesnesiydim ben. Başkalarına ait olandan daha değerli görecek kadar kibirli bir itibar arayışına da girmedim, neyi kaybettiğimi sorgularken. Vazgeçer gibi yaptım sadece. Baş edebilmenin yolunu böyle buldum. Ne var ki kaçmak istediğim duygu ne kadar ağırsa, sığındığım limanlar da o kadar sığ ve tekinsizdi. Benim için endişelenecek olanlar mı? Kocaman bir boşluk… O kadar kocaman ki içinde kaybolacak kadar heybetli. İnsanın sığınabileceği en müşfik kucağın boşluğu neyle, kimle doldurulur bilmiyordum.
Hakikatin o yıkılmaz duvarına çarptıkça hırçınlaşıyor, üstü başı küfür, haylazlık kokan bir çocuğa dönüşüyordum. Kendimi duyguların insafına bırakmayacak olgunlukta değildim, hükmetmeyi bilmediğimden teslim oluyordum. Her şeye inanıp hiçbir şey bilmediğim yaşlarımda etiket gibi üzerime yapışan her kötü hâl, yalnızlığımı perdelemek için kuşandığım kılıçtı ama anlamak için gerekli olan sevilme duygusunun yoksunluğu, beni anlaşılmaz kılıyordu. Karmaşık kişiliğe sahip olanların özelliği bu galiba, baş edemediği duyguları ya başkalarını yoruyor ya da kendisine boyun eğdiriyor. Dünyevi mutlulukların dengesi üzerine yapılan sorgulamaları sevinçlerin kısalığı baltalıyor, iyimserlik tutarlı bir sonuca çıkarmıyordu. Katlanılabilir bir şey olsun diye yaşanan hayatta benim başıma gelen, vaktinden evvel içselleşmiş duygular, gerekçelerini kabullenemediğim anlaşmazlıkların mecbur bıraktığı, kendime asiliğin ve serseriliğin sınırlarını genişletme hakkını verdiğim yalnızlık oldu. Her türlü öğretinin yeminli düşmanı gibi olsam da karmaşık ruhumun acı talihsizliklerini gizlemek için öğrendiğim yollardan biriydi asilik. Müşterek değerler dünyası ve günün sonu ilgimi çekmiyordu. Kaybettiklerimle ilgili hayat bana çok az şey vadediyor ve hiçbir şey vermiyordu. Bu kabulleniş yalnızlığıma şekil veriyor, mutlak hüznümü besliyor, penceresiz kale gibi kendi içine hapsolmuş kayıp bir ruh çıkarıyordu ortaya.
Bir ruhun kaybolmasından daha kötü bir şey varsa, o da bir çocuk ruhunun kaybolmasıydı ve yetişkinlerin dünyası bunu anlamayacak kadar telaşlıydı. Bütün maddesel kaygıları onları haklı çıkarıyor, fiziksel koşulların tamamlanmasıyla eksik bir şeyin kalmayacağına kanaat getiriyorlardı. Yoksun kaldığın bir duygunun eksiklik olduğunu anlamayacak kadar maddesel düşlerin süslediği bir hayatı kovalıyorlardı. Düşündükleri her şeyin de itirazsız kabul edilmesi olağan geliyordu onlara. Çünkü hep en iyisini düşündüklerini sanıyorlardı. Onlar için iyi olan şey benim kaybettiklerimin acı tadıydı.
Ne çok masumiyet, sevimli yaramazlık, eksiksiz bir kahvaltı masası, fotoğraf karesi borçlandıklarının farkında değillerdi.
Masumiyetini kaybettiğini bilmek, bana göre bilmenin en can yakan yanı ve bir daha sağlam geçişi olmayan bir kayıptı.
Masumiyetin kaybolduğu çocukluktan geriye ne kalır? Çocukluğa dair özlenecek her şey… Ve bir çocukluk borçlular bana.
Liseli gençlerin dinlediği şarkıların, bana kendilerini hatırlattığı bir çocukluk.
Benim kaybettiklerim var olmama vesile kılınmış. Kucağına sığdığımın dünyasına, dünyasına sığdığımın kalbine sığamamışım.
Bu Yazı https://www.edebiyatdaima.com sayfasında yayımlanmıştır.